İnsani zaaflarımızın hizmete zarar vermesi

Risale-i Nur

İnsani zaaflarımızın hizmete zarar vermesi

Risale-i Nur’dan Dersler köşesinin bu haftaki konuğu Kocaeli’den Ahmet Cemil Çökren oldu.

Hizmet Rehberi isimli eserin 6. Bölümünden Nur Talebeleri’nin hususiyetlerinden çeşitli başlıklardan bir ders icra etti.

EuroNur.tv ekranlarından izleyebilirsiniz.

  • Vazifegüzarlığa kalkmamak; Tenbelliğe düşmemek
  • İnsânî zaafların îmân hizmetine mâni olmasına fırsat vermemek
  • Risâle-i Nur’ a perde olmamak
  • Kendi nefsini ittiham edip, meslektaşına taraftar olmak

Vazifegüzarlığa kalkmamak; tenbelliğe düşmemek

Altıncı desîse-i şeytâniye şudur ki: İnsandaki tenbellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifâde eder. Evet, şeytan-ı ins ve cinnî her cihette hücum ederler. Arkadaşlarımızdan metîn kalbli, sadâkati kuvvetli, niyeti ihlâslı, himmeti âlî gördükleri vakit, başka noktalardan hücum ederler. Şöyle ki:

İşimize sekte ve hizmetimize fütur vermek için, onların tenbelliklerinden ve tenperverliklerinden ve vazifedarlıklarından istifâde ederler. Onlar, öyle desîselerle onları hizmet-i Kur’âniyeden alıkoyuyorlar ki, haberleri olmadan bir kısmına fazla iş buluyorlar; tâ ki hizmet-i Kur’ âniyeye vakit bulmasın. Bir kısmına da, dünyanın câzibedar şeylerini gösteriyorlar ki, hevesi uyanıp, hizmete karşı bir gaflet gelsin ve hâkezâ…

Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz. Vazifeniz kudsiyedir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibâdet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir; biliniz ki, elinizden kaçmasın.
Mektûbât, s. 414.

İnsânî zaafların îmân hizmetine mâni olmasına fırsat vermemek

Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkiniyle zayıf bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâsla hizmetime zarar gelsin. En zayıf damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder, “zarûrettir, mecburiyet var” der, ruh ve kalbi susturur, doktoru müstebit bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise, fedâkârâne, ihlâsla hizmete zarar verir.

Hem, gizli düşmanlarım da bu zayıf damarımdan istifâdeye çalışmışlar ve çalışıyorlar-nasıl ki korku ve tamâ ve şân ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü, insanın en zayıf damarı olan korku cihetinde bir halt edemediler; îdamlarına beş para vermediğimizi anladılar.
Sonra, insanın bir zayıf damarı, derd-i maîşet ve tamâ cihetinde çok soruşturdular. Nihayetinde, o zayıf damardan birşey çıkaramadılar. Sonra, onlarca tahakkuk etti ki, onlar mukaddesâtını fedâ ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukuâtlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyâde resmen “Ne ile yaşıyor?” diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
Sonra, en zayıf bir damar-ı insânî olan şân ü şeref ve rütbe noktasında bana çok elîm bir tarzda o zayıf damarımı tutmak için emredilmiş. İhânetler, tahkirlerle, damara dokunduracak işkencelerle dahi hiçbir şeye muvaffak olamadılar ve katiyen anladılar ki, onlann perestiş ettiği dünya şân ü şerefini bir riyâkârlık ve zararlı bir hodfüruşluk biliyoruz, onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u câh ve şân ü şeref-i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihette dîvâne biliyoruz.
Sonra, bizim hizmetimiz îtibâriyle bizde zayıf damar sayılan, fakat hakîkat noktasında herkesin makbulü ve her şahıs onu kazanmaya müştak olan mânevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakkî etmek ve o nîmet-i İlâhiyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat böyle benlik ve enaniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırrı-ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamaya binâ edilen hizmet-i îmâniye ile şahsî makâm-ı mâneviyeyi aramamak iktizâ ediyor. Harekâtında onlan istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakîki ihlâsın sırrı bozulmasın. İşte bunun içindir ki, herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemâlât-ı ruhiyeyi Nur hizmetinin haricinde aramadığımı, zayıf damarlarımı tutmaya çalışanlar anladılar, bu noktada dahi mağlûp oldular.

Emirdağ Lâhikası-I, s. 239-240.

Risâle-i Nur’ a perde olmamak

Risâle-i Nur Kur’ân’ın malıdır. Benim ne haddim var ki, sahip olayım; tâ ki, kusurlarım ona sirâyet etsin. Belki o Nur’un kusurlu bir hâdimi ve o elmas mücevherât dükkânının bir dellâlıyım. Benim karma karışık vaziyetim; ona sirâyet edemez, ona dokunamaz. Zâten Risâle-i Nur’un bize verdiği ders de, hakîkat-i ihlâs, ve terk-i enâniyet ve dâimâ kendini kusurlu bilmek ve hodfüruşluk etmemektir. Kendimizi değil, Risâle-i Nur’un şahs-ı mânevîsini ehl-i îmâna gösteriyoruz. Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene-fakat hakîkat olmak şartıyla-minnettar oluyoruz, Allah râzı olsun deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluıuz; kusurumuzu-fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve dalâlete yardım etmemek kaydı ile-kabul edip minnettar oluyoruz.
Emirdağ Lâhikası-I, s. 49.

Deniliyor ki : “Neden, Nur şâkirtlerinin kuvvetli hüsn-ü zanları ve katî kanaatleri, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyâde şevklerine medâr olan bir makâmı ve kemâlâtı şahsına kabul etmiyorsun? Yalnız Risâle-i Nur’a verip, kendini çok kusurlu bir hâdim gösteriyorsun?”
Elcevap : Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risâle-i Nur’un öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinad noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki, benim şahsımda zannedilen meziyete, istidâda ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi, müellifin kâbiliyetine bakıp, makbuliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydanda, yirmi senedir katî hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve mânevî düşmanlarını teslime mecbur ediyor. Eğer şahsiyetim ona ehemmiyetli bir nokta-i istinad olsaydı, dinsiz düşmanlarım ve insafsız muârızlarım kusurlıı şahsımı çürütmekle, Nurlara büyük darbe vurabilirdiler. Halbuki o düşmanlar, dîvâneliklerinden, yine her nevî desîselerle beni çürütmeye ve hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmaya çalıştıkları halde, Nurların fütûhâtına ve kıymetine zarar veremiyorlar. Yalnız bâzı zayıf ve yeni müştakları bulandırsa da, vazgeçiremiyorlar.
Bu hakîkat için, hem bu zamanda enâniyet ziyâde hükmettiği için, haddimden çok ziyâde olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem, kardeşlerimin bu bîçare kardeşlerine verdiği makâm-ı uhrevî, hakîki, dînî makam ise, Mektubât’ta İkinci Mektubun âhirindeki kâideye göre, “Şahsıma verdikleri mânevî hediye olan kemâlâtı-eğer hâşâ-ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir; kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabul etmemek lâzım geliyor.” Hem kendini makam sahibi bilmek cihetinde enâniyet müdâhale edebilir.

Birşey daha kaldı ki; dünya cihetinde, hakâik-ı îmâniyenin neşrindeki vazifedar, makam sahibi olsa daha iyi tesir eder, denilebilir. Bunda da iki mâni var:
Birisi: Farazâ velâyet olsa da, bilerek, isteyerek makam yapmak tarzında, velâyetin mâhiyetindeki ihlâs ve mahviyete münâfidir. Nübüvvetin vereseleri olan Sahabeler gibi izhâr ve dâvâ edemezler; onlara kıyas edilmez.
İkinci Mâni: Pekçok cihetlerle çürütülebilir ve fânî ve cüz’î ve. muvakkat ve kusurlu bir şahıs sahip olsa, Nurlara ve hakâik-ı îmâniyenin fütûhâtına zarar gelir. Fakat bir nokta var ki, mûcib-i şükrandır. Ehl-i siyâsetteki düşmanlarım, mezkûr hakîkatleri bilmedikleri için, şerefli, izzetli eski Said’i düşünüp mütemâdiyen Nurlar bedeline benim şahsıma ihânet ve tenkîs etmekle meşgul oluyorlar. Bâzı mutaassıp enaniyetli hocaları da şahsımın aleyhine çeviriyorlar. Güyâ Nurları söndürmeye çalışıyorlar. Halbuki Nurları daha ziyâde parlattırmaya vesîle oluyorlar. Nurlar, âdi şahsımdan değil, Kur’ân güneşinin menbâından nurları alıyor.

Emirdağ Lâhikası-I, s. 223-224.

Kendi nefsini ittiham edip, meslektaşına taraftar olmak

Nefsini ittiham etmek ve nefsine değil, dâimâ karşısındaki meslektaşına taraftar olmak. Fenn-i âdâb ve ilm-i münâzaranın ulemâsı mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: “Eğer bir mes’elenin münâzarasında kendisinin haklı çıktığına taraftar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna ınemnun olsa, insafsızdır.” Hem zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o münâzarada bilmediği birşeyi öğrenmiyor; belki gurur ihtimâliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes’eleyi öğrenip, menfaattar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek, insaflı hakperest, hakkın hatın için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rızâ ile kabul edip, taraftar çıkar, memnun olur.

İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakîkât, ehl-i tarîkat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihaz etseler, ihlâsı kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu fecî sukut ve musîbet-i hâzıradan rahmet-i İlâhiyye ile kurtulurlar.

Lem’alar, s. 152.

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.