İman hizmetinde korku duygusu taşımamak

Risale-i Nur

İman hizmetinde korku duygusu taşımamak

Risale-i Nur’dan Dersler köşesinin bu haftaki konuğu Kocaeli’den Ahmet Cemil Çökren oldu.

Hizmet Rehberi isimli eserin 6. Bölümünden Nur Talebeleri’nin hususiyetlerinden çeşitli başlıklardan bir ders icra etti.

EuroNur.tv ekranlarından izleyebilirsiniz.

  • Hizmet Rehberi’nin serüveni
  • İktisadı esas tutmak
  • Tama göstermemek
  • Riyadan sakınmak
  • Tasannua girmemek
  • İman hizmetinde korku duygusu taşımamak

İktisâdı esas tutmak

Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedâya (yani fakire) pâdişah gibi, lezzet-i nîmetini ihsas ettiriyor. Evet, bir fakirin, kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisad vasıtasıyla aldığı lezzet, bir pâdişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlık ile yediği en âlâ baklavadan aldığı lezzetten daha ziyâde lezzetlidir. Cây-ı hayrettir ki, bâzı müsrif ve mübezzir insanlar, böyle iktisadçıları, “hısset’ ile ittiham ediyorlar. Hâşâ, iktisat, izzet ve cömeıtliktir; hısset ve zillet, ehl-i israf ve tebzîrin zâhirî merdâne keyfiyetlerinin iç yüzüdür.
Lem’alar, s. 133.

Tamâ göstermemek

Madem rızık mukadderdir ve ihsan ediliyor; ve veren de Cenâb-ı Haktır, O hem Rahîm, hem Kerîm’dir;

Onun rahmetini ittiham etmek derecesinde ve keremini istihfaf eder bir sûrette gayr-i meşrû bir tarzda yüz suyu dökmekle, vicdânını, belki bâzı mukaddesâtını rüşvet verip, menhus, bereketsiz bir mâl-I haramı kabul eden düşünsün ki, ne kadar muzaaf bir dîvâneliktir.

Evet, ehl-i dünya, husûsan ehl-i dalâletin münâfıkları sizi insâniyetin şu zayıf damarı olan tamâ yüzünden yakalasalar, geçen hakîkati düşünüp, bu fakir kardeşinizi nümûne-i imtisâl ediniz. Sizi bütün kuvvetimle temin ederim ki, kanaat ve iktisat, maaştan ziyâde sizin hayatınızı idâme ve rızkınızı temin eder. Bâhusus size verilen o gayr-i meşrû para, sizden ona mukâbil bin kat fazla fıyat isteyecek. Hem, her saati size ebedî bir hazîneyi açabilir olan hizmet-i Kur’âniyeye sed çekebilir veya fütur verir. Bu böyle bir zarar ve boşluktur ki, her ay binler maaş verilse, yerini dolduramaz.
Mektûbât, s. 406-407.

Riyâdan sakınmak

Riyâya dâir Üç Nokta yazılacak.

Birincisi: Farz ve vâciplerde ve şeâir-i İslâmiyede ve Sünnet-i Seniyyenin ittibâında ve haramların terkinde riyâ giremez, izhârı riyâ olamaz. Meğer, gâyet zaaf-ı îmanla beraber, fıtraten riyâkâr ola. Belki, şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibâdetlerin izharları, ihfâsından çok derece daha sevaplı olduğunu, Hüccetü’ l-İslâm İmâm-ı Gazâlî (r.a.) gibi zâtlar beyan ediyorlar. Sâir nevâfılin ihfâsı çok sevaplı olduğu halde, şeâire temas eden, husûsan böyle bid’alar zamanında ittibâ-ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde haramların terkindeki takvâyı izhâr etmek, değil riyâ, belki ihfâsından pekçok derece daha sevaplı ve hâlisdir.

İkinci Nokta: Riyâya, insanları sevk eden esbâbın birincisi zaaf-ı îmandır. Allah’ı düşünmeyen, esbâba perestiş eder, halklara hodfüruşlukla riyâkârâne vaziyet alır.
Risâle-i Nur şâkirtleri, Risâle-i Nur’dan aldıkları kuvvetli îmân-ı tahkîkî dersiyle esbâba ve nâsa ubûdiyet noktasında bir kıymet, bir ehemmiyet vermiyor ki, ubûdiyetlerinde onlara gösterişle riyâ etsinler.

İkinci Sebep: Hırs ve tamâ, zaaf-ı fakr noktasında teveccüh-ü nâsı celbine medar riyâkârâne vaziyet almaya sevk ediyor.
Risâle-i Nur’un şâkirtleri iktisat ve kanaat ve tevekkül ve kısmetine rızâ gibi Risâle-i Nur’un dersinden aldıkları izzet-i îmâniye, inşâallah onları riyâdan ve dünya menfaatleri için hodfüruşluktan meneder.

Üçüncü Sebep: Hırs-ı şöhret, hubb-u câh, makam sâhibi olmak, emsâline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek tasannukârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmakla riyâ eder.
Risâle-i Nur şâkirtleri, ene’yi nahnü’ye tebdil ettikleri, yani enâniyeti bırakıp, Risâle-i Nur dâiresinin şahs-ı mânevisînin hesâbına çalışması, ben yerine biz demeleri ve ehl-i tarîkatin fenâ f’iş-şeyh, fenâ fi’r-resûl ve nefs-i emmâreyi öldürmek gibi riyâdan kurtaran vâsıtaların bu zamanda birisi de fena fı’1-ihvan, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı mâneviyesi içinde eritip öyle davrandığı için, inşâallah, ehl-i hakîkatın riyâdan kurtulmaları gibi, bu sır ile onlar da kurtulurlar.

Üçüncü Nokta: Vazife-i dîniye îtibâriyle nâsa hüsn-ü kabul ettirmek, o makâmın iktizâ ettiği yüksek tavırlar ve vaziyetler, hodfüruşluk ve riyâ sayılmaz ve sayılmamalı. Meğer, o adam, o vazifeyi kendi enâniyetine tâbî edip istimâl eder.
Evet, bir imam, imâmet vazifesinde tesbihâtları izhâr eder, ismâ eder; hiçbir cihette riyâ olamaz. Fakat, vazife haricinde o tesbihâtlârı âşikâre halklara işittirmeye riyâ girebildiği için, gizlisi daha sevaplıdır.

Risâle-i Nur’un hakîki şâkirtleri, neşriyât-ı dîniyelerinde ve ittibâ-ı sünnetteki ibâdetlerinde ve içtinâb-ı kebâirdeki takvâlarında, Kur’ân hesâbına vazifedar sayılırlar; inşâallah riyâ olmaz. Meğer ki; Risâle-i Nur’a başka bir maksad-ı dünyeviye için girmiş ola.
Kastamonu Lâhikası, s.134-135.

Tasannua girmemek

Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan bu samîmi dindarlar ve ciddî Müslümanlar, eğer herbiri bir velî, hattâ bir kutub ğörünse, benim nazanmda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyâdeleştirecek; ve eğer birer âmî ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünkü böyle pek ağır şerâit altında îman kurtarmak hizmeti, herşeyin fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sahibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhâfaza etmek için tasannûya ve tekellüfe ve sıkıntılı vakara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.
Şûâlar, s. 258.

Îman hizmetinde korku duygusu taşımamak

İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zâlimler, bu korku damarından çok istifâde etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i dalâletin propagandacıları, avâmın ve bilhassa ulemânın bu damarından çok istifâde ediyorlar; korkutuyorlar, evhamlannı tahrik ediyorlar. Meselâ, nasıl ki damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessas adam, o evhamlının nazarında zararlı görünen birşeyi gösterip, vehmini tahrik edip kova kova tâ damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi, çok ehemmiyetsiz evham ile, çok ehemmiyetli şeyleri fedâ ettiriyorlar. Hattâ, bir sinek beni ısırmasın diyerek, yılanın ağzına girer.
Işte ey kardeşlerim! Eğer ehl-i ilhadın dalkavuklan, sizi korkutmak ile kudsî cihâd-ı mânevînizden vazgeçirmek için siıe hücum etseler; onlara deyiniz: “Biz hizbü’l-Kur’ ân’ ız, sırrıyla,

Şüphesiz ki Kur’ân’ı Biz indirdik ve onu koruyacak olan da Biziz. (Hicr Sûresi: 9.)

Kur’ân’ın kal’asındayız. etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur. Binler ihtimâlden bir ihtimâl ile, şu kısa hayat-ı fâniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan, hayat-ı ebediyemize yüzde yüz binler zarar verecek bir yola, bizi ihtiyârımızla sevk edemezsiniz.” Ve deyiniz: “Acaba hizmeti Kur’âniyede arkadaşımız ve o hizmet-i kudsiyenin tedbîrinde üstâdımız ve ustabaşımız olan Said Nursî’nin yüzünden, bizim gibi hak yolunda ona dost olan ehl-i haktan kim zarar görmüş? Ve onun has talebelerinden kim belâ görmüş ki, biz de göreceğiz ve o görmek ihtimâli ile telâş edeceğiz. Bu kardeşimizin, binler uhrevî dostları ve kardeşleri var. Yirmi otuz senedir dünya hayat-ı içtimâiyesine tesirli bir sûrette karıştığı halde, onun yüzünden bir kardeşinin zarar gördüğünü işitmedik. Husûsan, o zaman elinde siyâset topuzu vardı, şimdi o topuz yerine nur-u hakîkat var. Eskiden, Otuz Bir Mart Hâdisesinde, çendan onu da karıştırdılar, bâzı dostlarını da ezdiler; fakat, sonra tebeyyün etti ki, mesele başkaları tarafından çıkmış. Onun dostları, onun yüzünden değil, onun düşmanları yüzünden belâ gördüler. Hem, o zaman çok dostlarını da

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi:173.)

kurtardı. Buna binâen, bin değil, binler ihtimâlden bir tek ihtimâl-i tehlike korkusuyla bir hazîne-i ebediyeyi elimizden kaçırmak, sizin gibi şeytanların hâtırına gelmemeli” deyip ehl-i dalâletin dalkavuklarının ağzına vurup tard etmelisiniz. Hem o dalkavuklara deyiniz ki:
“Yüz binler ihtimâlden bir ihtimâl değil, yüzden yüz ihtimâl ile bir helâket gelse, zerre kadar aklımız varsa, korkup, onu bırakıp kaçmayacağız.” Çünkü mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki, büyük kardeşine veyahut üstâdına tehlike zamanında ihânet edenlerin, gelen belâ, en evvel onların başında patlar; hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış, hem cesedi ölmüş, hem rûhu zillet içinde mânen ölmüş. Onlara ceza verenler, kâlblerinde bir merhamet hissetmezler. Çünkü derler,
“Bunlar mâdem kendilerine sâdık ve müşfık üstadlarına hâin çıktılar, elbette çok alçaktırlar, merhamete değil, tahkire lâyıktırlar.”
Mâdem hakîkat budur. Hem mâdem bir zâlim ve vicdansız bir adam birisini yere atıp ayağıyla onun başını katî ezecek bir sûrette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşî zâlimin ayağını öpse, o zillet vâsıtasıyla, kalbi başından evvel ezilir, rûhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem, o. canavar vicdansız zâlime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşcî eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zâlimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i mazlum olur. Evet, tükürün zâlimlerin hayâsız yüzlerine!
Hem, ey kardeşlerim, çoğunuz askerlik etmişsiniz. Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşitmeyenler de benden işitsinler ki, en ziyâde yaralananlar, siperini bırakıp kaçanlardır; en az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir. mâna-i işârîsiyle gösteriyor ki, “Firar edenler, kaçmalarıyla ölümü daha ziyâde karşılıyorlar.”
Mektûbât, s. 403-406.

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.