Ehl-i dünya Nurculara nasıl tesir ediyorlar?

Risale-i Nur

Ehl-i dünya Nurculara nasıl tesir ediyorlar?

Risale-i Nur’dan Dersler köşesinin bu haftaki konuğu Kocaeli’den Ahmet Cemil Çökren oldu.

Hizmet Rehberi isimli eserin 6. Bölümünden Nur Talebeleri’nin hususiyetlerinden çeşitli başlıklardan bir ders icra etti.

EuroNur.tv ekranlarından izleyebilirsiniz.

  • Kendisi haklı da olsa, kardeşine itiraz ve tenkit etmemek
  • Birbirine gücenmemek ve küsmemek
  • Birbirine tarafgirâne bakmamak
  • Birbirinin kusuruna bakmamak ve affedici davranmak
  • Birbirinin kusurunu örtmeye çalışmak
  • Kendi kusurunu görmek
  • Biribirine sû-i zan etmemek
  • Birbiriyle münâkaşa etmemek

Kendisi haklı da olsa, kardeşine îtiraz ve tenkit etmemek
[ Birden rûhuma gelmiş bir endişeyi beyân ediyorum.]

Ehl-i dalâlet, Risâle-i Nur’un elmas kılınçlarına mukâbele edemedikleri için, şâkirtleri içinde, derd-i maîşet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifâde ederek-meşrepler veya hissiyâtları muhâlefetinden-zayıf damarları bulup, şâkirtler içindeki tesânüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım. Sakın, çok dikkat ediniz! İçinize bir mübâyenet düşmesin. İnsan, hatâdan hâlî olamaz. Fakat, tevbe kapısı açıktır.
Nefis ve şeytan, sizi kardeşinize karşı îtiraza ve haklı olarak tenkide sevk ettiği vakit, deyiniz ki, “Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risâle-i Nur’un en kuvvetli râbıtası olan tesânüde fedâ etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice îtibâriyle, dünyaya, enâniyete âit herşeyi fedâ etmek vazifemizdir” deyip nefsinizi susturunuz. Medâr-ı nizâ birşey varsa, meşveret ediniz. Çok sıkı tutmayınız; herkes bir meşrepte olmaz. Müsâmaha ile birbirine bakmak şimdi elzemdir.
Kastamonu Lâhikası, s.176.

Birbirine gücenmemek ve küsmemek

Bu şiddetli maddî ve mânevî kıştaki galâ ve varlık içinde kaht ve derd-i maîşet, fukarâlara ağır basması cihetinde, ekseri fakirü’l:hâl olan Risâle-i Nur şâkirtlerinin bu dehşetli hâle karşı sarsılmaları ve tesânüdleri bozulması ihtimâliyle ziyâde endişe ediyordum. Sizler her zamandan ziyâde bu fırtınada tesânüdünüzü ve ittihâdınızı ve birbirinin kusuruna bakmaması, birbirini tenkit etmemesi, Risâle-i Nur’un vazife-i kudsiye-i îmâniyesi hesâbına mükellef ve muhtaçsınız.
Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkit etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifak istifâde edip, sizlere büyük zarar verebilirler. Derd-i maîşet zarûretine karşı, iktisat ve kanaatle mukâbele etmeye zarûret var. Menfaat-i dünyeviye, çok ehl-i hakîkati, ehl-i tarîkati dahi bir nevî rekâbete sevk ettiği için, endişe ederim. Risâle-i Nur şâkirtleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş; inşaallah yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bâzıları, meşrû dairede rahatını istese de, îtiraz edilmemeli. Zarûrete düşen bir şâkirt zekâtı kabul edebilir. Risâle-i Nur’un hizmetine hasr-ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risâle-i Nur’a bir nevî hizmettir; hem, yardım edilmeli. Fakat hırs ve tamâ ve lisân-ı hâl ile istemek olmamalı. Yoksa; ehl-i dalâlet -ki, hırs ve tamâ yolunda dînini fedâ etmiş onlar nazarında, kıyâs-ı binnefs cihetiyle, “Risâle-i Nur’un bir kısım şâkirtleri dahi dînini dünyaya âlet ediyorlar” diye çirkin bir ittiham ile taarruzlarına meydan açar.
Sizler, ara sıra, İhlâs ve İktisat Lem’alarını ve bâzan Hücumât-ı Sitte Risâlesi’ni mâbeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalâde sebat ve metânet ve tesânüd ve ittifâkınız, bu memlekete medâr-ı iftihar olacak ve istikbâlini kurtaracak derecededir. Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesânüdünüzü bozmasın.
Kastamonu Lâhikası, s. 1.67.

Kur’ân-ı Azîmüşşânın hürmetine ve alâka-i Kur’âniyenizin hakkına ve Nurlar ile yirmi sene zarfında îmâna hizmetinizin şerefıne, çabuk bu dehşetli, zâhiren küçücük, fakat vaziyetimizin nezâketine binâen pek elîm ve fecî ve bizi mahva çalışan gizli münâfıklara büyük bir yardım olan birbirinden küsmekten ve baruta ateş atmak hükmündeki gücenmekten vazgeçiniz ve geçiriniz. Yoksa, bir dirhem şahsî hak yüzünden bizlere ve hizmet-i Kur’âniyeye ve îmâniyeye yüz batman zarar gelmesi-şimdilik-ihtimâli pek kavîdir. Sizi kasemle temin ederim ki, biriniz bana en büyük bir hakâret yapsa ve şahsımın haysiyetini bütün bütün kırsa, fakat hizmet-i Kur’âniye ve îmâniye ve Nuriyeden vazgeçmezse, ben onu helâl ederim, barışırım, gücenmemeye çalışırım. Mâdem cüz’î bir yabânîlikten düşmanlarımız istifâdeye çalıştıklarını biliyorsunuz, çabuk barışınız. Mânâsız, çok zararlı nazlanmaktan vazgeçiniz. Yoksa bir kısmımız Şemsi, Şefik, Tevfık gibi muârızlara sûreten iltihak edip hizmet-i îmâniyemize şimdiye kadar bir zâyiâta bedel çokları o sistemde vermiş. İnşaallah yine imdâdımıza yetişir.
Şûâlar, s. 432.

Biribirine tarafgirâne bakmamak

Mâbeynimizdeki hakîki ve uhrevî uhuvvet, gücenmek ve tarafgirlik kaldırmaz. Mâdem ben size bütün kuvvetimle îtimat edip bel bağlamışım ve sizin için, değil yalnız istirahatimi ve haysiyetimi ve şerefimi, belki sevinçle rûhumu da fedâ etmeye karar verdiğimi bilirsiniz, belki de görüyorsunuz.

Şûâlar, s. 420.

Birbirinin kusuruna bakmamak ve affedici davranmak

Baba ne kadar haksız da olsa, oğul, onun rızâsını tahsil etmeye mecburdur. Oğul da ne kadar serkeş de olsa, baba, şefkat-i fıtriyesini ona karşı esirgemez ve esirgememeli. Değil böyle baba ve evlât ve mümtaz seciyeli ve Risâle-i Nur’un baş şâkirtleri, belki birbirinden çok uzak ve düşman da olsalar, Risâle-i Nur’un hatırı için Risâle-i Nur şâkirtlerinin mâbeynindeki tefânî, birbirini tenkit etmemek, kusurunu affetmek düsturu ile, bu iki kardeşim dünyevî ve cüz’î ve hissî şeyleri medâr-ı münâkaşa etmesinler. Pederlik ve veledliğin iktizâ ettiği hürmet ve şefkatle beraber, Nurun şâkirtliği iktizâ ettiği kusura bakmamak ve affetmek ve benim çok sevdiğim iki kardeşim-benim hatırım için-birbirini tenkit etmemek lâzım geliyor.

Emirdağ Lâhikası-I, s. 88.

Birbirinin kusurunu örtmeye çalışmak

Sizdeki ihlâs ve sadâkat ve metânet, şimdiki ağır sıkıntılarda birbirinizin kusuruna bakmamaya ve setretmeye kâfi bir sebeptir ve Risâle-i Nur zinciriyle kuvvetli uhuvvet öyle bir hasenedir ki, bin seyyieyi affettirir. Haşirde adâlet-i İlâhiye hasenelerin seyyielere râcih gelmesiyle affettiğine binâen, siz de hasenelerin rüçhânına göre muhabbet ve af muâmelesini yapmak lâzımdır. Yoksa bir seyyie ile hiddet etmek, sıkıntıdan gelen bir titizlik, bir asâbîlik ile zararlı bir hiddet, iki cihetle zulüm olur. İnşaallah, birbirinize sürurda ve tesellîde yardım edip, sıkıntıyı hiçe indirirsiniz.

Şûâlar, s. 277.

Kendi kusurunu görmek

Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, îmânını kurtarmaktır, başkaların îmânına kuvvet verecek bir sûrette çalışmaktır. Sakın, benlik ve gurura medâr şeylerden çekin. Tevâzu, mahviyet ve terk-i enâniyet, bu zamanda ehl-i hakîkate lâzım ve elzemdir. Çünkü bu asırda en büyük tehlike benlikten ve hodfüruşluktan ileri geldiğinden; ehl-i hak ve hakîkat, mahviyetkârâne dâimâ kusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir. Sizin gibilerin ağır şerâit içinde kahramancasına îmânını ve ubûdiyetini muhâfaza etmesi, büyük bir makamdır.

Emirdağ Lâhikası, s. 62.

Birbirine sû-i zan etmemek

Risâle-i Nur şâkirtlerinin tesânüdlerine zarar vermek için, birbirinin hakkında sû-i zan verdiriyorlar; tâ birbirini ittiham etsin. Belki filân talebe bize câsusluk ediyor der, tâ bir inşikak düşsün. Dikkat ediniz. Gözünüzle görseniz dahi perdeyi yırtmayınız. Fenalığa karşı iyilikle mukâbele ediniz. Fakat çok ihtiyat ediniz. Sır vermeyiniz. Zâten sırrımız yok; fakat, vehhamlar çoktur. Eğer tahakkuk etse, bir talebe onlara hafiyelik ediyor, ıslâhına çalışınız.

Emirdağ Lâhikası-I, s. 107.

Birbiriyle münâkaşa etmemek

Sakın sakın münâkaşa etmeyiniz; câsus kulaklar istifâde ederler. Haklı olsa, haksız olsa, bu hâlimizde münâkaşa eden haksızdır; bir dirhem hakkı varsa, münâkaşa ile bin dirhem bizlere zararı dokunabilir.
Bir zaman Eskişehir hapsinde titiz kardeşlerime söylediğim bir hikâyeyi tekrar ediyonzm: Eski Harb-i Umûmide Rusya’nın şimâlinde doksan zâbitimizle beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zâtların bana karşı haddimden çok ziyâde teveccühleri bulunmasından, nasihatla gürültülere meydan vermezdim. Fakat, birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münâkaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç dört adama dedim: “Siz gürültü işitseniz, gidiniz, haksıza yardım ediniz.” Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münâkaşalar kalktı. Benden sordular: “Neden bu haksız tedbiri yaptın?” Dedim:
“Haklı adam, insaflı olur; bir dirhem hakkını, istirahat-ı umûminin yüz dirhem menfaatine fedâ eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur, fedâ etmez, gürültü çoğalır.”

Şûâlar, s. 269-270.

Birbirine güvenmek ve yardım etmek

Sizin tesânüdünüze benim ziyâde ehemmiyet verdiğimin sebebi yalnız bize ve Risâle-i Nur’a menfaati için değil, belki tahkîkî îmâmın dairesinde olmayan ve nokta-i istinâda ve sarsılmayan bir cemaatin katî buldukları bir hakîkate dayanmaya pekçok muhtaç bulunan avâm ehl-i îmân için dalâlet cereyanlarına karşı yılmaz, çekilmez, bozulmaz, aldatmaz bir mercî, bir mürşid, bir hüccet olmak cihetiyle sizin kuvvetli tesânüdünüzü gören kanaat eder ki, “Bir hakîkat var; hiçbir şeye fedâ edilmez, ehl-i dalâlete başını eğmez, mağlûp olmaz” diye kuvve-i mâneviyesi ve îmânı kuvvet bulur, ehl-i dünyaya ve sefâhete iltihaktan kurtulur.

Şûâlar, s. 269.

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.